Vietnam'dan merhaba! Gezgin'in 'Asya Yazıları' adlı kitabı Beyoğlu Pandora Kitabevi'nde ve kitap ağsayfalarında! http://www.pandora.com.tr/ urun.asp?id=151278
Gönül Adamı: Sevgili gezgin, okuma alışkanlıklarını merak ediyoruz. Nasıl okuyorsun? Neleri okuyorsun? Belli okuma zamanların var mı?
Gezgin: Okumalarım ikiye ayrılıyor: Birinciler, güncel gelişmeleri ve toplumsal bilimlerle ilgili çalışmaları izlemek için okuduklarım; ikincilerse, yazmak için okuduklarım. Çoğunlukla ya genelağdan (internet) okuma yapıyorum ya da çıktısını aldığım e-belgeleri okuyorum. Bunlar, basılı metinlerden daha güncel olduklarından ve erişim kolaylığı sağladıklarından, okuma seçimlerimi büyük oranda belirliyor. Kitap okumak yerine kağıt okumayı yeğliyorum; çünkü kitapları taşıması zor oluyor. Ben okurken hep yürürüm; kitap, kolu yoruyor, kağıtsa yormuyor. Üstelik, güzelim kitap sayfalarına yazmaya kıyamıyorum; ama kitabın kağıt çıktısına rahatlıkla yazabilirsiniz.
Güncel gelişmeleri ve toplumsal bilim araştırmalarını izlemek açısından, e-posta kutum, yaşamsal öneme sahip. E-posta kutuma düzenli olarak düşenler şunlar:
Bunlar, çoğunlukla, güncel gelişmeleri ve toplumsal bilim çalışmalarını izlemek için okuduklarım. Bunlar, okuma olarak, benim için, daha düşük öneme sahip. Benim için öncelik, yazmak için okumak. Bu nedenle, bunları hızlı geçiyorum ama yine de birçok yazının esini, buradan geliyor.
Şimdi gelelim yazmak için okuduklarıma: Yazmak için okuduklarımı, yazdığım tür belirliyor. Yoğun olarak çalıştığım türler şunlar: Bilimsel makale, deneme, şiir, günce, Asya-Pasifik köşe yazısı, diğer konulardaki köşe yazısı, öykü, masal, anlatı çözümlemesi, şiir çevirileri, şarkı sözü çevirileri, şarkı sözü. Bunların her biri için neler okuduğumu tek tek ele almak en mantıklısı.
Bilimsel Makale Bilimsel makaleler için belirleyici olan, konferans duyuruları ve kitaba ya da dergiye katkı çağrıları. Birkaç uç durumu saymazsak, bilimsel makaleleri yalnızca makale üretmek için okuyorum. Geçmişte yansıbilim (psikoloji) konularına odaklanmışken, son yıllarda Asya çalışmaları, çevre sorunları ve eğitim sorunlarıyla ilgili makaleler yazıyorum. Bunlar için okuduğum makaleler dışında, Vietnam gazetelerinden kestiğim eğitim ve çevre haberlerini biriktirdiğim bir sıralacım (dosya) var. Bilimsel makale, benim için, yazması en zor olan tür; çünkü bu makalelerde, senden önce ne yazıldığını ayrıntılı olarak ele almak durumundasın. Tam da bu nedenle ve bir de akademinin kendini doğrulayan düzenekleri dolayısıyla, bilimsel makalelerde özgün düşünceler fazla çıkamıyor. Özgün düşüncelerimi diğer yazı türlerine saklıyorum. Bilimsel makale, yazarı, garip bir biçimde ortalamaya çekiyor. Zaten bunun için, bilimsel makaleyi bir yazı türü olarak saymamalı belki de.
Deneme Bunlarda, bilimsel makalelerde dile getiremediğim uçuk düşüncelerin peşine takılıyorum. Bunlar için okumalı hazırlık yaptığım da oluyor, hiç okumadığım da.
Şiir Şiir, başka bir yazı yazarken birden çıkageliyor. Şairlerin çoğu, şiir yazmak için ön okuma yapmaz. Benim kimi şiirlerim böyle, kimileri ise okumalara dayalı. Şiir için düşlerin, görüntülerin ve eşkonuşmaların (diyalog) önemli esin kaynakları olduğunu düşünüyorum. İzleçte (tv) haber izlemek ya da özlü bir söz, bana esin verebiliyor. Düşlerimden çokça yararlanıyorum ve onları kaydediyorum. Düşler, uçuk bağdaştırmalar sunuyor. Kimi zamansa, özel bir yeri ziyaret (örneğin mezarlık), esin veriyor bana.
Günce/ Gezi Yazısı Özel olarak tuttuğum, kimseye okutmadığım bir güncem var. Bu günceye, ileride o ya da bu nedenle gereksinim duyacağım her tür bilgiyi yazıyorum. Yaşadıklarıma en ince ayrıntıya dek giriyorum. Günce tutmanın, yazarlığımı olumlu yönde etkilediğini düşünüyorum. Ancak, burada sözünü ettiğim, özel güncem değil; genele yönelik günce. Gezi yazarlarının büyük bir bölümü, yolculuktan önce hiç okuma yapmıyor. Ben bunu yadırgıyorum. Bir insan, bir yere önokuma yapmadan giderse, gezgin değil gezmen (turist) olabilir ancak. Geziye çıkmadan, Wikitravel ve Lonely Planet rehberlerine bakıyorum. Yollarda da konuyla ilgili bolca okuma yapıyorum.
Asya-Pasifik (AP) Köşe Yazısı Bu, en çok zamanımı alan yazı türü. İki çeşit AP köşe yazısı yazıyorum. Birinci çeşit, bir konunun derinlemesine incelenmesine dayanıyor. Örneğin, Japon mafyası yakuza. Bunları yazması çok yorucu olabiliyor; çünkü kısacık bir yazıda, bilimsel makaleymiş gibi kapsamlı bilgiler vermek zorunluluğu var. Bunlarda 5,000-7,000 özyapıyı (karakter) aşmamaya çalışıyorum. Daha uzunu, hem benim için hem de okur için yorucu oluyor. Bu uzunluğu aşıyorsam, yazıyı bölümlere ayırıyorum. Bunlar için, bolca Wikipedia, bolca ağgünlüğü (blog), bolca e-makale ve gerekirse, veritabanlarından indirdiğim akademik makaleleri okuyorum. Okumalarımın yarıdan fazlası, Asya’yla ilgili konularda. Bu yazıların benim açımdan olumlu yanı, yukarıda belirttiğim gibi, bilimsel makalelerde dile getiremediğim özgün görüşlerimi AP köşe yazılarında dile getirebilmem. Olumsuz yanı ise, genele ilişkin bir değerlendirme yapmak istediğimde, konuyu bir biçimde Asya-Pasifik’e bağlama zorunluluğu. İkinci çeşit AP köşe yazısı ise, Asya gündemiyle ilgili kısa kısa aldığım dipçelerden oluşuyor. Örneğin, Japonya’dan bir olayla, Çin’deki bir olayı, Endonezya’daki son durumla, Moğolistan öngörülerini alt alta dizip tek bir yazıya dönüştürüyorum. Bu ikinci çeşit yazıyı yazması çok kolay. Asya gazetelerini okudukça, küçük küçük dipçeler alıyorum; ay sonunda bir bakıyorum ki, neredeyse yazı uzunluğuna gelmiş. Sonra gerekli düzenlemeleri yapıp yazıyı bitiriyorum. İkinci çeşit yazı, kalıcı olmuyor. Bir ayda ölüyor. Birinci çeşit yazı ise, derinlemesine incelemeye dayalı olduğu için daha kalıcı oluyor.
Diğer Konulardaki Köşe Yazısı Bunlar için özel okuma yapmıyorum. Bunlar, genelde yorum yazısı oluyor. Kimi zaman, başkalarının yazdığı yorumlara bakıyorum; ama kendi yorum yazımı bitirmeden başkalarınınkileri okumuyorum. Böylece, yorumlarım, başkalarınınkilerden etkilenmemiş oluyor. Başkalarının yorumlarını okuduktan sonra, yazımda düzeltmem gereken noktalar varsa, düzeltiyorum. Bunların olumlu ve olumsuz yanları aynı: Günceller ve dolayısıyla, kalıcı değiller.
Öykü Öykü yazmak için fazla okuma yapmıyorum. Ben uzun değil kısa öykücü olduğum için, düşünceler geldiği gibi yazmayı sürdürmek önemli. Önce yazıyorum, sonra düzeltilmesi gerekli noktalara soru imleri koyup okumalara dalıyorum. Böylece, öykü, okumaların kuruluğundan etkilenmemiş oluyor. Onlarca öykü düşüncesini barındıran bir öykü düşüncesi belgem var. Bu öykü düşünceleri, her yerden gelebiliyor. Gazeteler, günlük yaşamdaki gözlemlerim, “ya şöyle olsaydı ne olurdu” biçimindeki düşünce trenlerim, birçok öykü düşüncesi esinliyor. Öykü düşüncesi belgemi, bu biçimde sürekli güncelliyorum. Kimi düşünceleri aylarca orada tutup azar azar eklemeler yapıyorum. Fakat öykünün tohum düşüncesi (en azından ilk bakışta) çok iyi görünüyorsa, heyecanlanıyorum ve dayanamayıp yazmaya başlıyorum. Öykünün olumlu yanı, kısa tutulduğu sürece –ki ben öyle yapıyorum- köşe yazısına göre daha kolay okunur olması ve daha çok ilgi çekmesi. Öyküde yazı akıyor; köşe yazısında ise (en azından benim yazdığım köşe yazılarında) okurun durup düşüne düşüne okuması gerekiyor. Dolayısıyla, aynı uzunluktaki bir öykü ile bir köşe yazısını karşılaştırdığımızda, öykünün üstünlüğü var.
Masal Masal, çok uzağıma düşen bir tür ya da öyleydi. Masalı, herşeyden önce, varolmayan çocuklarla birlikte eğlenmek için yazıyorum. İkincisi, masal anlatarak, anlatı türlerinin olanakları üstüne deneyler yapıyorum. Masal anlatmak için, masal okumak gerekiyor. Örneğin, geçenlerde, Japon masallarını okudum. Masallar, elbette sıradan; ama günümüzün yaşantısından etkilenen masallar az sayıda. Bu türden yazanlar, genelde, düşlemi (fantazi) yeğliyor. Bense, büyüye değil, bilime-akla dayalı masallar üretmek gibi bir amaç taşıyorum. Masallarda bolca simge kullanıyorum. Bence günümüzde yazılan masalların içinde bilgisayar da uzay da olmalı. Masal için, özel olarak, çok fazla okuma yapmasam da; anlatıbilim okumalarım, masal anlatıcılığımı da etkiliyor.
Anlatı Çözümlemesi Bir anlatıbilim kuramı geliştirmek için çok okuduğumu söyleyebilirim. Birçok anlatıbilim ve yaratıcı yazarlık kitabı okudum. Bir yaratıcı yazarlık kitabı yazıyorum. Kitabın ve bunun üstüne kurduğum çalıştayın (workshop) üç bölümü var: Esin yöntemleri, nasıl daha iyi yazılır ve anlatı çözümlemesi nasıl yapılır. 2 saatten 30-35 haftayı bulacak bir çalıştay hazırladım. Çalıştay, geliştirdiğim anlatıbilim kuramına dayanıyor. Bu kuramı daha da geliştirmek için, ipe sapa gelmez Holivud izitleri (film) izleyip eleştirilerini yazıyorum. Eskiden okuyup beğendiğim öykücüleri yeniden okuyup eleştiriyorum. Okuma zamanımı, çoğunlukla, Asya okumaları ve anlatı ve anlatıbilim okumaları arasında bölüştürmüş durumdayım. Kuramımı gerçek yaşama da uyguluyorum; bir gerçek olayı alıp onu da anlatı olarak çözümlüyorum. Anlatıbilim kuramını genelleyerek bir heyecan kuramı geliştirdim; anlatıbilim kuramını, insanların heyecan duydukları olaylara uyguladım (örneğin, ayaktopu (futbol)). Bunlar, çoğunlukla, herkesi heyecanlandıran ama beni heyecanlandırmayan olaylar oldukları için, ek okuma yapmak durumunda kalıyorum. Ama bu zorunluluk, kuramın kapsamını genişlettiğinden ve genişleteceğinden, olsun o kadar.
Şiir Çevirileri Daha önce başka yerlerde yazmıştım: Türkiye insanı, yüzünü Avrupa’ya döndüğü için, Asya’daki hazinelerden haberi yok. Bu nedenle, Asyalı şairlerin Türkçe’ye kazandırılmasına büyük önem veriyorum. ‘Çevrilecek şairler’ diye bir belgem var. Zaman buldukça, oraya koyduğum adların genelağdaki şiirlerini inceliyorum. Kimi dergilerde, bir ülkenin şiirini tanıtmak adına şiirimsilere yer veriliyor. Birçok Türkçe şiirimsi de, aynı biçimde başka dillere çevriliyor. Ben, bunun yerine, yalnızca çevrilmeye değer olan şiirleri çeviriyorum. Bu nedenle, yüzlerce şiir okuyup hiçbirini çevirmediğim oluyor ve bu biçimde saatler harcamak, can sıkıcı olabiliyor. Yine de, yüzlerce şiir içinde, çevrilmeye değer bir şiir bulduğumda, bulanık suda bir inci bulmuşum gibi oluyor.
Şarkı Sözü Çevirileri Bunun için, önce, bir sürü şarkı dinliyorum elbette. Ama şarkıların da öyküsü var, ek okuma yapmak gerekebiliyor. Kendi yazdığım şarkılar da var; ancak müzikçi arkadaşlarla bağlarım zayıf olduğu için, sanırım, bunlar, günyüzüne çıkamayacak.
Şarkı Sözü Bu, benim için çevirmenlik gibi. Şarkı sözünü çevirmiyorum; ama şarkıyı Türkçe söze çeviriyorum. Türkiye kimi devlet marşları ve solcu şarkılar, bu konuda çok başarısız. Ezgi, sevinçli; şarkı sözü, üzünçlü olabiliyor ya da tam tersi. Oysa sözle ezgi arasında bir uyum olması gerekir. Ezgilerle ilgili deneyler yapılabilir; buradan çok hoş şarkı sözleri esini alınabilir. Örneğin, on kişiye tek tek olmak üzere bir ezgiyi dinletsek, onlara ilk aklına gelenleri sorsak, bunları kağıda döksek, ezgiyle söz uyumu çok iyi olur. Türkiye’de birçok parça, bu deneyi geçemez. Ama sanırım, okuma-yazma alışkanlıklarının dışına çıkmış olduk. Burada durayım.
Gönül Adamı: Evet, geri dönelim okuma-yazmaya. Ne zaman okuyorsun? Ne zaman yazıyorsun? Okumak ve yazmak için ayırdığın belli bir zaman dilimi var mı?
Her yerde her zaman okumaya çalışıyorum. İşyerinde ayakyoluna giderken bile okuyorum. Durakta beklerken de okuyorum vb. Yazmak için topladığım metinleri, yerleşik bir ortamda okumayı yeğlerim; çünkü genellikle, bu metinler üstüne uzun uzun yazarım. Gerçi, başta dediğim gibi, okurken hep yürürüm ama yakında bir masa olması, benim için gerekli.
Yazarken, acelem yoksa, bilgisayar kullanmıyorum; önce deftere yazıyorum, bir-iki gün sonra temize çekiyorum. Bilgisayarda yazmak, beni çok dağıtıyor; genelağa bağlanmasam bile, önümde bilgisayar olunca, başka şeyler yapasım geliyor. Ama deftere yazarken, yalnızca okumalara ve deftere odaklanmış oluyorum. Daha sonra bilgisayara geçerken zaman harcadığım doğru; ama defteri temize çekerek harcadığım zaman, bilgisayarda yazarken oraya buraya bakmakla harcayacağım zamandan daha kısa bence. Deftere yazmanın ikinci üstünlüğü, yazıyı temize çekerken bir kez daha okuyabilme olanağı. Yazıyı deftere yazmakla temize çekmek arasına bir-iki gün koyuyorum; böylece, yazdıklarımın ayrıntısını unutuyorum; temize çekerken, sanki başkasının yazısını okuyormuşum gibi oluyor. Böylece, kendi yazıma dışarıdan bir gözle bakarak, uygun düzeltmeleri yapıyorum.
Yazmak için topladığım metinleri genelde haftaiçi akşamları ve haftasonu okurum. Diğer boş zamanlarda ise, ya gazete-dergi gibi doğrudan yazmaya yönelik olmayan hafif okumalarla uğraşırım ya da yazmak için değil de başka nedenlerle okumaya değer bulduğum Wikipedia girişlerini okurum. Wikipedia çıktıları, her yerde okunabiliyor. Bir de, yanımda hep bir cep defteri bulunduruyorum. Yazı esini, olmadık yerlerde gelebiliyor.
Gönül Adamı: Peki neden bu kadar çok okuyup yazıyorsun?!
Öğrencilik yıllarımdan bu yana, yaşamımda, okumaktan ve yazmaktan başka, yapmaya değer etkinlikler olmadığını düşünüyorum. Düşünsel olarak yalnız olduğum ülkelerde, daha çok yazıyorum; çünkü bu tür ülkelerde, konuşmak yerine yazıyorum. Düşünsel yalnızlık, paylaşımı sözlü olmaktan çıkarıp yazılı anlatıma çeviriyor. Sözlü anlatımda çok yanlış yaparsın ama düzeltirsin. Kimse, senden, hiç düzeltme yapmadan, baştan sona dek, durmadan konuşmanı beklemez. Oysa, yazı, bir kez yayınlandığında, düzeltme olanağı yoktur (olası yasal düzeltmeleri saymazsak). Ne yazdıysan odur. Yazının bu donmuşluğu, benim dilbilim çalışmalarımdan gelen titizliğimle birleşince, beni zorlayan bir sonuç ortaya çıkıyor: Bir yazıyı yazdıktan sonra, en küçük ayrıntıyla uğraşıyorum. Tek tek virgülleri düşünüyorum. “Şuraya virgül atmazsam, tümcenin başka bir olası anlamı daha olacak” ya da “bu tümce, okunurken, şu noktada, kısa bir duraklama olmalı; o zaman buraya da bir virgül gelmeli” diye uğraşıp didiniyorum. Yazı başına düşen en fazla noktalama imine sahip yazar benimdir belki de. Diğer yazarların noktalama imlerini özensiz olarak kullandıklarını sık sık görüyorum. Bu ince ayrıntılarla uğraştığım için, uzun yazmak beni yoruyor. Bu nedenle, makaleler dışındaki tüm metinleri 3 sayfayı aşmayacak biçimde yazıyorum ya da sonunda bir bakıyorum ki, yazı, 3 sayfayı aşmamış. Benden romancı momancı çıkmaz. Ama tiyatro oyunu ya da senaryo yazabilirim ileride. Onlarda tümceler daha kısa ve yalın oluyor. Yeri gelmişken, romanlar konusuna da gireyim: Son yıllarda çok az roman okuyorum. Romanların çoğunluğunun zaman kaybı olduğunu düşünüyorum. 19. yüzyıldan başlayarak, romancılar, sözü uzatmak için ellerinden geleni yapmışlar. Birçok romanın hâlâ okunuyor olmalarının nedeni, içlerinde birkaç güzel düşünce barındırmaları; ama ondan öte özellikleri yok. Bence roman, her sayfasında yoğun olmalı; yoksa bütün kitaptaki birkaç güzel düşünce için bu zaman kaybı niye... Çoksatar romanları geçtim, birçok 19. yüzyıl romanı da okumaya değer gelmiyor bana. Tembellikten değil bu; bu romanların bana kattıklarının az olmasından. Romancılar yanında öykücüler de benzer nitelikte. O Henry, birkaç tümcelik öykücüğü (anekdot) uzatıp uzatıp öykü yapmakta usta örneğin. Gereksiz yere uzatılmış metinler, büyük zaman kaybı; insan kaynağı kaybı... Titiz bir yazar olarak her sözcüğü hesaplı kullandığım için ya da en azından hesaplı kullanmaya çalıştığım için, beğendiğim roman sayısı az. “Benden romancı çıkmaz” sözüme bir neden daha işte...
Çok okumamın ve çok yazmamın nedeni, yalnızca düşünsel yalnızlık değil. Bugün dünyada yazarlığın yaparlık olarak geliştirilmesi, izlentidışı (demode) olsa da, ben o okuldan geliyorum. Tarih yazmakla yapmak arasındaki fark, yazarla yapar farkına da karşılık geliyor. Yazarken yapar, yaparken yazar olmaya çalışıyorum. Ama yaşamın içinde olmak, düş kurmayı engellememeli. Düş ve yaşam, yazarda içiçe geçmeli.
Gönül Adamı: Genç okurlara ve genç yazarlara ne önerirsin?
Genç okurlara önerim şu: Kitap eklerinin çoksatar dizelgelerindeki kitaplarla boşa zaman harcamasınlar. Bunları okuyup yazar olup ünlü olmak istiyorlarsa, bu söyleşiyi boşuna okumuşlar demektir. Bunu okuyacaklarına magazin okusunlar, herkes için daha iyi olur. Zaten amaç, ünlü olmaksa; okumasınlar daha iyi. Elbette, iyi yazıp yine de ünlü olanlar var. Ama onlar, o noktaya, ünlü olmak için değil iyi yazmak için yazmaları dolayısıyla geliyorlar.
Okurlar, nedensiz olarak okumasınlar. Nedensiz okumak, zaman kaybıdır. Kitabı okumadan önce yazarla ilgili bilgi edinsinler. Kimi zamanlar, iyi yazarlar, kötü kitaplar yazabiliyor ama çoğunlukla, yazarın yaşamını bilmek, kitabın okumaya değer olup olmadığını anlamada yararlı oluyor.
Genç yazarlara önerim şu: Yazarlığı emekliliğe ertelemesinler. Yazsınlar, yayınlanmasa da yine yazsınlar. İlk yazdıkları kötü olsa bile, belki o ilk kötü yazılar, ilerideki iyi yazıların önhazırlığı olacak. Bunu baştan bilemezler. Okumayan yazar olmaz; ama her yazı türünde okuma oranı ve okuma biçimi farklıdır. İyi bir yazar olmak için, farklı türlere uygun okuma alışkanlıkları kazanmalılar. Dünyadaki adaletsizlikleri unutmasınlar. Yazarlık dünyasının o adaletsizliklerden bağımsız olmadığını da unutmasınlar. Egemenlerin yazarı olmak istiyorlarsa, bu söyleşiyi, ancak, düşmanlarını tanımak için okumuş olmalılar. Saflarını belirlesinler, öyle yazsınlar.
Gönül Adamı: Son sözün?
Son sözü henüz söylemedik. Son sözü şimdiye dek hep başkaları söyledi. Bu, daha ilk söz... Kırsınlar kalemi...